Karikatür ve Felsefe Grubu Derslerine ait herşey bu sitede..

Pages


Çizen: Muşul

İllüzyon

İllüzyon kavramı,
kendisini daha çok akıl almaz sihirbazlık gösterilerinde göstermektedir. Akıl sınırlarını zorlayan ve hep nasıl olduğu anlaşılmaya çalışılan gösterilerinin temel anahtarı konumunda bulunan illüzyon, bazı kesimler için görsel sanatların bir dalı, kimi kesimler içinse akıl almaz şovlarla şaşırtma becerisini en üst seviyeye taşımaktır.
İllüzyon kelimesinin kökeni Türkçe olmamakla birlikte, bu kelimenin Türkçedeki karşılığa yanılsama anlamına denk gelmektedir. İllüzyon en temel anlamıyla görüleni gerçek olarak algılamadır. İnsanların dünyayı algılaması 5 duyu organı sayesinde gerçekleşir ve de illüzyon bu duyu organlarını kendine hedef alan bir sistemdir. İllüzyon böylece, kişide mantıkla açıklanamayacak durumlar oluşturur. Örnek verilecek olunursa mantığıyla hareket eden bir kişi, nesnelerin dünya üzerinde havada uçamayacağını bilir, fakat sihirbazların yapmış olduğu gösterilerde uçuyormuş gibi görünen nesnelere gerçekçi bir açıklama getiremez.
İllüzyon kavramının tanımı için, kişilerin duygusal çıkarımlarıyla birlikte zihinsel açıdan yorumlama kabiliyeti arasında bulunan ilişkinin kırılması ifadesi kullanılmaktadır. Bu tanım ile kullanılan illüzyon, büyük bir çoğunluğun önünde gerçekleşen ve gerçekleşmesi pek mümkün olmayan oyunlar ve gösteriler sergilenmektedir. İllüzyon gösterilerinde cisimler kişilerin duyguları üzerinde kasıtlı bir şekilde yanlış olarak gösterilir. Yani göz yanılır. İllüzyon olayının neden insanlar üzerinde başarılı olduğu incelendiğinde ise, bu duruma bir örnek verilebilir. Öyle ki insanla günlük hayatta birçok olayla karşılaşırlar ve de karşılaşılan bu olayların çoğu mantık çerçevesinde değerlendirilmez.
Değerlendirildiğinde ise bazı mantık tutarsızlıkları ortaya çıkacaktır. Kişi bir yazı okurken, insan beyni yazıdaki imla hatalarını otomatik bir şekilde düzgün olarak algılayabilir ve de böylece kişi yazıda herhangi bir hata olmadığını düşünebilir. Fakat hatalar gözden kaçmıştır. Yine bir metinde oldukça önemli olan bir kısım, kişi tarafından okunur ama önemli olduğunun farkına varılamayabilir. İllüzyon gösterilerinin başarılı olmasının nedenleri arasında ise, insan beyninin bu şekilde çalışmasıdır.
Bilimin oldukça karmaşık ve engin bir dalı olan kuantum fiziğine göre, maddelerin %99’dan fazlası boşluktur ve yaşam bilinç farkındalığı ve algısal bir deneyimdir. Herhangi bir maddenin beyinde algılanış şekli, beyinde gerçekleşen elektrik iletimlerinden ibaret bir durumdur. Böylece kişi farkında olmaz fakat beyinde gün içerisinde on binlerce işlem gerçekleştirmektedir. Bu durum alt bilinç olarak tanımlanır ve de bu durumun insan yaşamının %90’nında etkin olduğu çalışmalar bulunur. Bu oran ise, insanların öz benliklerini diğer bir adıyla da öz bilinçlerini hayatlarının sadece %10’luk bir kısmında kullanabilmekte olduğunu gösterir. Ve de geriye kalan birçok işlem, insan beyni tarafından gerçekleştirilir. Bu ise, yaşam içerisinde kazanılmış olan deneyimlere bağlı olarak otomatik bir şekilde gerçekleşmektedir.
Kuantum fiziğinin insan beyni ile ilgili verdiği bu bilgiler ışığında, aslında illüzyon kavramının niçin kişiler tarafından olağandışı olarak algılandığı anlaşılmaktadır. İnsanları hayretlere düşüren ve aklın sınırlarını zorlayan illüzyon gösterilerinde insan beyni bazı çıkarımlarda bulunur. Fakat bunu insanlar fark edemez. Bu çıkarımlar sonucu beyin, algılanmakta olan olayı daha önce yaşamış olduğu olaylar iler kıyaslar ve bir sonuca ulaşır.
Örneğin göz yanılsamaları sanal ortamda oldukça popüleritesi olan bir durumdur ve de kişiler bu şeylere uzun bir süre bakar fakat eğer bakış açısı değişmezse farkı anlaşılamaz. Bu tür göz yanılsamaları içeren görseller çok fazladır ve bunlar da illüzyondur. İnsanın beyni gördüğünün bir top olduğunu kesin bir şekilde söylese de, bakış açısı değiştiğinde çok farklı durumlar oluşabilmektedir. Bu örnekler, göz yanılsamalarının en meşhur örnekleri arasında yer almaktadırlar.
Kişi, bir şeye sadece belirli bir açıdan bakarsa, o şeye ne kadar dikkat etmiş olursa olsun o şeydeki gerçekleşen olayları fark edemez ve illüzyon yapan kişinin yapmış olduğu hareketler ile hiç de farkında olmadan bazı durumlara şartlandırılabilirler. Şartlandırılan durum ise, izlenmekte olan illüzyon gösterisinin gerçek dışı olduğu zannedilir. İnsanlar için, bir insanın baktığında her ne görmesi isteniyorsa, bazı kurallara uyulduğu takdirde gösterilmek istenen bu şeyi o kişinin görmesi sağlanabilmektedir.

Yazar: Erdoğan Gül
Share:

Felsefenin Tanımı

Felsefeyi gerektiren şey, hakikat usulleri ya da türeyimsel usuller tipleri şekline bürünen koşullardır. Bu tipler de, bilim (özellikle de mathem [matem-atik]) sanat (özellikle poem [şiir]) siyaset (daha doğrusu içsel siyaset ya da özgürleşme siyaseti) ve aşktır (daha doğrusu hakikati cinsel konumlar arasındaki ayrımdan çıkaran usul).

Felsefe, hakikatlerin ‘var’ının [il y a] ve bu hakikatlerin birlikte-mümkün-oluşlarının dile geldiği düşünce yeridir. Bunu yapmak için, işlemsel bir kategori —Hakikat— oluşturur ve bu kategori düşüncede aktif bir boşluk açar. Bu boşluğun yeri, bir ardışıklığın tam karşısı (argümana dayalı serimleme tarzı) ve bir sınırın ötesidir (ikna edici ya da öznelleştirici serimleme tarzı). Söylem olarak felsefe, böylece, bir bilgi kurgusu ile bir sanat kurgusunun üst üste konuşunu düzenler.


Felsefe, bu iki kurgulamanın arasındaki mesafenin ya da aralığın açtığı boşlukta, hakikatleri yakalar. Onun edimi, bu yakalayıştır. Felsefe, bu edim aracılığıyla hakikatlerin var olduğunu duyurur ve bu “var”ın düşünceyi kavramasını sağlar. Edim yoluyla gerçekleşen bu yakalayış, düşüncenin birliğine tanıklık eder.

Bilgi kurgusu olarak felsefe, mathem’i taklit eder. Sanat kurgusu olarak, poem’i [şiir] taklit eder. Bir edimin yoğunluğu olarak, nesnesiz bir aşk gibidir. Hakikatlerin varlığının yakalanışından herkes nasibini alabilsin diye herkese hitap eden felsefe, iktidar hedefi olmayan siyasi bir strateji gibidir.

Bu dört katlı söylemsel taklit yoluyla felsefe, kendi koşullarının sistemini kendi içinde birbirine düğümler. Herhangi bir felsefenin kendi döneminin üslubuyla türdeş yapıda olmasının nedeni budur. Bu daimi eş-zamandaşlık yine de ampirik zamana doğru değil, Platon’un “zamanın daimiliği” olarak adlandırdığı şeye, felsefenin ezeliyet dediği zamanın zamansız özüne yönelir. Hakikatlerin felsefi yakalanışı bu hakikatleri ezeliyete maruz bırakır; buna, Nietzsche’yle birlikte, hakikatlerin geri dönüşlerinin ezeliyeti de denebilir. Bu ezeli maruz bırakılmanın gerçekliği, hakikatler kendi zamansal güzergâhlarının en acil, en netameli ucunda yakalandığı için daha da artar.

Yakalama edimi, sanki bir ezeliyet tarafından yönlendiriliyormuş gibi, hakikatleri anlamın deli gömleğinden çekip çıkarır, onları dünyanın yasasından ayırır. Felsefe bir çıkarma edimidir; anlamda delik açar ya da hakikatler hep birlikte söylenebilsin diye anlam dolaşımında kesinti yaratır. Felsefe anlam-içermeyen bir edimdir; ama işte bu bakımdan da rasyoneldir.

Felsefe, asla bir deney (im) yorumu değildir. Hakikat’in hakikatler karşısındaki edimidir. Ve, dünyanın yasasına göre üretken-olmayan (tek bir hakikat bile üretmeyen) bu edim, ortaya nesnesiz bir özne koyar ki bu özne de yalnızca kendi yakalanışı içinden geçen hakikatlere açıktır.

Hakikatler ile anlam dolaşımı arasında bir süreklilik olduğunu varsayan her şeye “din” diyelim. Bu durumda şöyle denecektir: Her türlü yorumbilgisine, yani dinsel anlam yasasına karşı, felsefe, boşluk zemini üzerinde birlikte-mümkün (compossible) hakikatler kurar. Böylece, düşünceyi Mevcudiyet varsayımlarından tamamen çıkartır.

Felsefenin “anlam dışı” hakikatleri yakalamasını sağlayan çıkarma işlemlerinin dört kipliği vardır: Karar verilemez olan, olayla ilgilidir (hakikat yoktur, meydana gelir); ayırt edilemez olan, özgürlükle ilgilidir (hakikatin güzergâhı zapt edilmiş değildir ama tehlikelidir); türeyimsel olan, varlıkla ilgilidir (hakikatin varlığı, bilginin bütün yüklemlerinden çıkarılmış sonsuz bir kümedir); adlandırılamayan, İyilikle ilgilidir (adlandırılamayanı adlandırılmaya zorlamak felaket yaratır).

Çıkarmayla ilgili dört figürün (karar verilemez, ayırt edilemez, türeyimsel ve adlandırılamayan) bağlantı şeması, felsefi bir Hakikat doktrininin ayrıntılarını belirtmektedir. Bu şema, hakikatlerin yakalandığı zemin olan boşluk düşüncesini serimler.

Her türlü felsefi sürecin karşı kutbunda özgül bir hasım vardır: Sofist [mugalatacı]. Sofist, dışsal olarak (ya da söylemsel olarak) filozoftan ayırt edilemez, çünkü onun yaptığı işlem de bilgi kurguları ile sanat kurgularını birleştirmektedir. Öznel olarak ise bu ikisi birbirine karşıdır, çünkü sofistin dilsel stratejisi, hakikatlerle ilgili herhangi olumlu bir savda bulunmamayı amaçlar. Bu anlamda felsefe, ayırt edilemez söylemlerin yine de karşıtlık içinde olmasını sağlayan edim olarak tanımlanabilir. Hatta, kendini ikizinden ayıran şey olarak da tanımlanabilir. Felsefe bir aynanın kırılmasıdır daima. Bu ayna, dilin yüzeyidir; felsefenin kendi edimi içinde ele aldığı her şeyi sofist bu yüzeye yerleştirir. Filozof yalnızca bu yüzey üzerinde kendi kendini temaşa ettiğinde, orada, kendi ikizinin —yani sofistin— ortaya çıktığını görüp onu kendisiyle karıştırabilir. Sofistle bu ilişki, felsefeyi içsel olarak cezp edebilir ve bu cazibenin etkisiyle felsefe yine ikiye bölünür. Çünkü sofistle işini kesin olarak bitirme arzusu, hakikatleri yakalamayı engeller: “Kesin olarak” demek, Hakikatin, hakikatlerdeki rastlantıyı ortadan kaldırması ve felsefenin kendini —yersiz yere— hakikat üreticisi ilan etmesi anlamına gelir ister istemez. Bu ilan yüzünden de doğru/hakiki-oluş, Hakikat ediminin ikamesi olur çıkar.

Kutsalın vecdin ve dehşetin üçlü etkisi felsefi işlemi böyle bozar ve bu işlemi, felsefenin ediminin temelindeki aporetik boşluktan çıkarıp canice talimatlar vermeye yöneltebilir. Böylelikle felsefe, düşüncenin içine her türden felaketi sokar.

Felaketi savuşturan felsefe etiği, felsefenin sofist ikizi karşısında da sürekli bir ihtiyat halinde olmaktan ibarettir; felsefe, kendini oluşturan ilk ikilikle (sofist/filozof) başa çıkmak için (boşluk/töz çifti içinde) ikiye bölünme ayartısından bu ihtiyat sayesinde kurtulur.

Felsefenin tarihi, felsefe etiğinin tarihidir: Felsefenin felakete yol açan kendi çoğaltımından uzak durabilmesini sağlayan şiddet jestlerinin peş peşe gelişidir. Dahası: Felsefe, kendi tarihi içinde, Hakikati tözsüzleştirmekten başka bir şey değildir, ki bu da aynı zamanda felsefi edimin kendi kendini özgürleştirmesidir.

Alain Badiou
Çeviri: Işık Ergüden-Tuncay Birkan
Sonsuz Düşünce
Metis Yayınları
Share:

Görecilik (Relativizm)

Görecilik (Relativizm)

Felsefede, bilginin, değerlerin birbiriyle bağıntılı olduğunu ancak birbirine göre ölçülebileceğini, mutlak bir varlık sayılamayacağını ileri süren görüştür.
Bilginin bağıntılı (izafi), yani başka değerlere göre ölçülür olması çeşitli filozoflara göre değişik anlama gelir. İngiliz filozofu William Hamilton ( 1730-1803)’a göre insan bilgisi “relatif” (bağıntılı)dır, çünkü hiçbir şey kendi kendisi olarak anlaşılamaz; onun hakkında ancak, girdiği kılıklarla, bulunduğu durumlarla bilgi edinebiliriz. Gerçekleri, başka gerçeklerle bağıntıları ölçüsünde tanıyabiliriz; onun için de, bu bağıntılar değiştikçe, aynı şey üzerindeki bilgiler de çeşitlenecektir.

XIX. yüzyıl İngiliz filozofu Stuart Mill (1806-1873) ise bu terimin anlamlarını daha değişik bir yönde tanımlar. Bizim bir şey hakkındaki bilgimiz o şeyin başka şeylerden ayrılmasına bağlıdır. Masanın masa oluşu, bardak olmayışındandır sonra biz doğadaki her şeyi kendi bilinç durumumuz derecesinde öğrenebiliriz. Bu durumda asıl var olan ya bilinç halleridir ya da asla bilinememek şartı ile eşyanın kendi kendisi.
Share:

Soyut nedir? Somut nedir?

Soyut nedir? Somut nedir?
Her kavram, gerçekte nesnel bir ilişkiyi temsil etse de, onun ancak en temel ve genel özelliklerini kendisinde taşıyabilir. Dolayısıyla her kavram, gerçekliğin donmuş, cansız kılınmış, hareketten ve değişmelerden, ayrıntılardan arındırılmış halini dile getirir. Buna rağmen kavramlar ve kategoriler, canlılığın, hareketin ve değişmenin bilinebilmesini mümkün kılan “düğüm noktaları”dır.
Marx, kavramlardan örülmüş bir nesnel dünya tasarımının gerçekleştirilebilmesi sürecini yöntemin genel yönelimi olarak ele alır. Bu işlemin genel adı somutlamadır.
“Somut kavram” ve “soyut kavram” terimleri diyalektik terminolojide günlük dildeki anlamlarından farklı bir anlam taşırlar.
GÜNLÜK DİLDE SOYUT VE SOMUT
Günlük dilde “somut kavram”, belli nesneleri, duyumlarımıza konu olabilen maddi varlıkları dile getiren kavramlar olarak tanımlanır: Kedi, masa, meyve gibi.
“Soyut kavram” ise, duyular aracılığıyla algılanamayan şeyleri dile getiren kavramlar anlamına gelir: Tanrı adalet, özgürlük gibi.
DİYALEKTİK MATERYALİZMDE SOYUT VE SOMUT
Diyalektik materyalizmde ise; “soyut kavram” ve “somut kavram” terimlerinin anlamı tamamen başkadır. Burada “soyut kavram”, tıpkı Hegel’in Varlık kavramı gibi, belirlenimsiz, bağlantısız “kendinde ve kendiliğinden” kavramdır. Marx, somut kavramı şöyle tanımlar:
“Somut, çok sayıda belirlemenin bir noktada bağdaşması, dolayısıyla çoğulluğun birliği olduğu için somuttur. O halde somut, gerçek hareket noktası ve dolayısıyla gözlem ve tasavvurun da hareket noktası olduğu halde, düşüncede bir hareket noktası olarak sonuç olarak ortaya çıkacaktır. Birinci yol boyunca, tasavvurun bütünlüğü çözülüp soyut belirlemeler dönüşmüştü; ikincisinde soyut belirlemeler somutun düşünce yoluyla yeniden üretilmesine doğru giderler.”*
Bu anlamda, örneğin “kedi”, “masa” gibi kavramlar, soyut; “adalet”, “özgürlük”, somut olabilir. Birliğin soyut mu yoksa somut mu olduğu değil, düşüncenin ilerleme sürecinin hangi evresinde bulunduğudur.
MARX’TA DİYALEKTİK YÖNTEM
Diyalektik araştırma sürecinin yolu, genel olarak ve özetle görünüşten öze deyimiyle dile getirilir. Bu, “soyuttan somuta” ilkesinin, değişik biçimde dile getirilmesidir. “Soyut”, bir varlığın bağlantılar, çelişkileri, hareketi ve değişmesi hakkında hiçbir bilgimizin bulunmadığı onun ilk algılanış haline, yani “görünüş”üne denk düşer. “Öz” ise varlığın “somut” halidir. Marx’ın dediği gibi, görünüşü “…birçok tanımın sentezi, çeşitli yanların birliği” halinde kavramaya ilerleyebildiğimiz ölçüde, onun gerçeğine, özüne yaklaşırız. “Görünüşten öze” ya da “soyuttan somuta” ilkesi Marx’ın temel eserinin yönteminin de başlıca iç çizgisini oluşturur.
MANİFESTO’DA SOYUTTAN SOMUTA GİDİŞ
Marx, önce “kavramın kendi kendinden itibaren tanımı” yolunu izler ve sonra da sırayla diğer özellikleri uygular. Ne var ki, burada materyalist diyalektik bakımından çok önemli bir katkıyı da gerçekleştirir: Her bir kavramı genel ve tüm kavramları kapsayan bir çelişmenin ekseninde önce analiz eder (ve bu analize daima içten içe işleyen bir sen tez süreci eşlik etmektedir), sonra da, gene bu temel çelişki ek şeninde, tümünü sentezler. Bu, bir bakıma, başlangıç noktasına dönüş gibi görünür.
Bu özelliği, Marx ve Engels’in birlikte kaleme aldıkları “Komünist Manifesto”da da görebiliriz. Manifesto, “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti” sözleriyle başlar. Burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelenin ortaya çıkardığı genel siyasal ve ideolojik durumu karakterize eden başlıca özellik, önce, basit bir görünüş öğesi olduğu haliyle ele alınır. Buradan başlayarak, Avrupa’nın bu görünüşe zemin hazırlayan siyasal ve sosyal koşulları tanımlanır. Koşulların ve ortamın başlıca karakteristikleri olan ana sınıfların durumu ve birbirleriyle karşılıklı ilişkileri ve çelişkileri konulur. Manifesto, ‘Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” çağrısıyla sona erer. Böylece, başlangıçta, bir “hayalet” gibi, ne olduğu pek de bilinmeksizin, soyut biçimde kendisinden korkulan komünizm, sınıf mücadelesi ortamının bir ürünü olarak çeşitli yönleriyle adım adım açıklanıp, bütün ülkelerin işçilerinin birleşik devrimci eylemiyle gerçekliğine kavuşacak bir toplumsal hayat biçimi olarak somutlanır. Ama burada somutlanan komünizm kavramı, başlangıçtaki “hayalet” durumundaki komünizmden çok farklıdır. Soyut, boş, ilkel kavramın yerini, şimdi, somut, kapsamlı, tamamlanmış kavram almıştır.
*Karl Marx, “Grundrisse”, Birikim Yayınları, Ekim 1979, s. 168-169
** Marx, Kapital, Sol Yayınları, ikinci baskı, Mart 1978, s. 49 (abç.)


Share:

Varlık Felsefesi-1

Varlık Felsefesi
Varlığı konu olarak ele alan felsefe, genel bir varlık kavramı üzerinde durur. Varlık, evrende varolan herşeyin ortak adıdır. Buna göre varlık, insan bilincinin dışında ondan bağımsız olabileceği gibi, zihne bağımlı olarak da bulunabilir. Örneğin, ağaç, kalem, ev gibi nesneler insan zihninden bağımsız olarak varolan gerçek varlıklardır. Bu tür (gerçek) varlıklar zamana ve mekana bağlı olarak değişir, gelişir ve yok olabilirler.
Sayılar, geometrik şekiller, p (pi) sayısı gibi insan bilincinde ve ona bağımlı olarak varolan düşünsel (ideal) varlıklar da vardır. Bu varlıklar zaman ve mekan dışı olup, zihnimizde olduğunu kabul ettiğimiz varlıklardır.
Felsefe, düşünsel ve ideal varlığı bir araya getirip genel bir varlık kavramı üzerinde dururken,
“Varlık nedir?”,
“Varlık var mıdır?”,
“Varlığın ilk maddesi nedir?”
gibi sorular sorar. Felsefe, varlıkla ilgili çeşitli soruları problem olarak ayrı ayrı inceleyip tartışma konusu yapar.
Varlık, felsefenin konusu olduğu gibi bilimin de konusunu oluşturur.
Ancak felsefe ile bilimin varlığı algılayışları ve yaklaşımları arasında farklılık vardır. Felsefe açısından varlık, bir yönüyle değil, genel olarak ele alınır. Varlığın var olup olmadığı sorgulanır. Felsefede varlık, akıl yoluyla, saf düşünce etkinliğiyle yorumlanır.
Buna karşılık bilime göre varlık; her durumda var olarak kabul edilir. (Felsefedeki gibi var olup olmadığı sorgulanmaz.)
Ayrıca her bilim, varlığın bir yönünü konu alır. Biyoloji canlı varlığı, psikoloji insanın psişik yönünü, coğrafya yerküreyi konu edinir.

1. Metafizik Açısından Varlık

İlk sebeplerin ve nesnelerin ilkelerinin bilgisidir. Bu yüzden o, bilimin ele almadığı kimi konuları inceleyen, onları açıklamaya çalışan bir bilgi dalıdır.

Tanrı ve Tanrı’nın varlığının kanıtlanması, dünyanın varlığı, ruh ve ruhun ölümsüzlüğü metafiziktir.
Metafiziğin bu konularına hiçbir zaman tartışmasız kabul edilen açıklamalar getirilememiştir. Metafizik, varlığın özel alanlarını konu alan tek tek bilimler gibi kesin bir bilgi olamaz. Ama insan genel olarak bu konular üzerine soru sorma yeteneğini kaybetmediği ve bilimlerin çalışma alanlarında yeni sorular oluştuğu sürece metafizik, bir tür bilme etkinliği olarak varlığını ve önemini koruyacaktır.

Kant, “İnsan aklı, bilgisinin belli bir türünde özel bir kaderle karşı karşıyadır. İnsan aklı bu bilgisinde öyle sorular tarafından rahatsız edilmektedir ki, akıl onları ne yadsıyabiliyor, ne de yanıtlayabiliyor” demektedir. İşte bu alan, metafiziktir.

2. Ontoloji Açısından Varlık

Varlığı ele alan, irdeleyen bilgi dalı ontoloji, varlığı iki temel problem açısından ele alır:
– Varlığın var olup olmadığı sorunu
– Varlık varsa, bunun ne olduğu sorunu
“Varlık var mıdır?” sorusuna verilen birbirine karşıt yanıt vardır.

Nihilizm: Bilginin mümkün olduğu görüşünü reddeden, kendisinden şüphe edilemeyen hiçbir şeyin olmadığını öne süren ve maddi gerçekliğin varlığını yadsıyan bir öğretidir. Bunun nedeni “varlığın varolup olmadığını bilmenin imkânsız görülmesinde yatar. “Varlık var mıdır?” sorusunu olumsuz karşılar ve “yoktur” diye cevaplar.

Bu yaklaşımı, Gorgias, “Hiçbirşey yoktur, olsa bile bilinemez, bilinse bile başkasına aktarılamaz” sözüyle vurgulamıştır.
Realizm: Varlığı, var olarak kabul eder. İnsan bilincinden bağımsız olarak varlığın mevcut olduğunu iddia eder.
Realizme göre, biz varlığı ya doğrudan duyularımızla algılarız ve algıladığımız evren bizim kavradığımız gibidir; ya da zihnin imkânları aracılığıyla onun varlığını biliriz. Ancak, varlığın varolduğu kabul edildikten sonra, zihne kaçınılmaz olarak “Varlığın ne türden bir varlık olduğu” sorusu belirir. Filozoflar bu soruya farklı şekillerde cevap vermişlerdir.

3. Varlığın Ne Olduğu Problemi

a. Varlığı “Oluş” Olarak Kabul Edenler

Varlıkta sürekli bir değişme ve oluşun gerçekleştiğini savunan yaklaşımdır. Bu anlayış, varlığın statik bir açıdan ele alınamayacağını, onun bir değişme ve oluş süreci olarak görülmesi gerektiğini savunur. O halde evren mekanik bir varlık değil, canlı bir oluştur.
Her şeyin oluş (değişme) halinde olduğunu savunan Herakleitos, bu düşüncesini “Değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir” sözüyle dile getirmiştir. Oluşun başlangıcı ve sonu yoktur. Hayat da, bu sürekli varoluş ve yok oluşun ard arda gelişinden ibarettir.

b. Varlığı “idea” Olarak Kabul Edenler

Varlığın idea (düşünce)dan oluştuğunu savunan, varolan herşeyi düşünceye bağlayan, insan düşüncesinden bağımsız bir nesneler dünyasının ya da bir gerçekliğin varlığını yadsıyan yaklaşımdır.
İdealistler, maddenin gerçek olmadığını, gerçeğin zihnimizde yer alan ide’lerden oluştuğunu savunurlar. Örneğin güzellik idesi, güzel diye algılanan bütün varlıklardan daha gerçektir. Bunun gibi, ağaç idesi de şu ağaçtan daha fazla bir şey ifade eder. Çünkü ikinciler varlıklarını birincilerden almışlardır. Güzel diye algılanan bir çiçek yok olur, unutulur ama çiçek fikrinin kendisi yok olmaz.

Platon: Platon’a göre gerçek varlıklar idealardır. Duyusal dünyadaki varlıklar idealardan pay almak suretiyle var olurlar ve bunlar ideaların, yalnızca görünüşleridir.

Aristoteles: Aristoteles, idea olarak belirttiği formu varlığın içinde görmüştür. İdealar tek tek nesnelerin özüdür. Madde, bu form sayesinde biçim kazanır ve gerçek olur. Örneğin bir heykelin ideası, sanatçının ona verdiği form, yani biçimdir.

Hegel: Asıl ve gerçek varlık, insan zihninden bağımsız olarak var olan Mutlak akıl (Geist)dır. Bu Mutlak akıl, evrensel ve manevi bir varlıktır. Bu görüşün idealist olarak değerlendirilmesinin nedeni, Hegel’in varlığı temelde tinsel bir töz olarak belirlemesidir.

c. Varlığı “Madde” Olarak Kabul Edenler

Varlığı madde olarak ele alan görüşe materyalizm denir.
Materyalizm, evrendeki tek cevherin madde olduğunu, maddenin düşünceden bağımsız olarak varolduğunu ve bütün varlıkların maddeden türediğini ileri sürer.
Bilinç, ruh gibi tinsel varlık da dahil, bütün varlığı madde olarak anlar ve maddenin dışında başka bir varlık olduğunu kabul etmez. Düşünme, hayal gibi olayları da maddenin kuvvet ve hareketleriyle açıklar.

Demokritos: Var olan her şeyi sonsuz sayıda atoma ayırmıştır. Her şey atomların birbirlerine çarpması sonucunda, mekanik bir zorunlulukla oluşur. Atomlar belli bir sıra ile birleşerek veya ayrılarak varlıkları oluşturur.

Hobbes: Gerçekte var olanın, cisim veya madde olduğuna inanır. Ona göre dünya mekanik hareket kanunları tarafından yönetilen cisimlerin bütünüdür. Bütün gerçeklikler yalnızca maddi olarak düşünülebilir.

Marks: Evrendeki hareket ve değişme maddeden başka bir şey değildir. Ona göre madde biçim değiştirir. Tüm değişmelerin temelinde karşıtlık ve çatışma vardır. Düşünce, maddeden sonra gelen ve ona bağlı olan varlıktır.

d. Varlığı Hem “Düşünce” Hem “Madde” Kabul Edenler
Varlığın düşünce ve madde gibi iki cevherden meydana geldiğini savunan anlayışa dualist anlayış denir. Dualizm, varlıkta daima iki prensibin varlığını kabul eder.

Descartes: Varlıkta iki töz vardır: Biri “ruh”, öteki de “madde”. Ruh, düşünen, madde ise yer kaplayan bir tözdür. Bunlar arasında hiçbir birleşme noktası yoktur; yalnızca insanda bir araya gelirler.

e. Varlığı “Fenomen” Olarak Kabul Edenler

İnsan zihninden tam anlamıyla bağımsız olmayan bir varlık alanı vardır; insan bu varlık alanını bilebilir. İnsanın bilinci tarafından belirlenen bu varlığa “fenomen” denilmektedir. Fenomen, insana göründüğü şekliyle varlıktır. Fenomene, Husserl’in “özü görme” denilen yöntemiyle ulaşılabilir.

Husserl: Var olanın yalnızca fenomenler olduğunu söyler. Bu fenomenin insan bilinci tarafından bilinebileceğini savunur. İnsan onların özünün bilgisini edinebilir.
Ona göre varlığın bilinçten bağımsız bir var olma durumu yoktur; varlıklar bilincimizin bilgi nesneleri olarak vardırlar. Yani bizim zihnimizin olanakları çerçevesinde var olurl

Share:

Felsefe grubu derslerinin en gereksiz olanı hangisidir?

Öne Çıkan Yayın

Saplantı

Saplantılar çok farklı alanlarda çok farklı durumlarda olabilmektedir. En yaygın görülen takıntılardan biri temizlik takıntısıdır. Yıkan...

Hakkımda

Ahmet Tanju MUŞUL
MEB' de Öğretmen
Karikatürcüler Derneği Üyesi
Evli 2 Çocuk Babası